Sessiz şehir, satış hastalığı... Bursalılar neye alıştırılıyor?
Yazının Giriş Tarihi: 29.04.2026 00:00
Yazının Güncellenme Tarihi: 29.04.2026 00:20
Bursa’da son günlerde peş peşe gelen iki gelişme, sadece sağlık politikaları açısından değil, siyasetin ve toplumun genel ruh hali açısından da ciddi bir kırılmayı işaret ediyor. Bir yanda “hastaneler satılıyor” tartışması, diğer yanda resmi ağızlardan gelen “satış yok, sadece atıl alanlar değerlendirilecek” açıklaması… İlk bakışta bir geri adım gibi görünen bu söylem değişikliği, aslında daha derin bir planın işareti olabilir.
Çünkü mesele basit değil.
Bursa için yayımlanan listelere bakıldığında, “atıl” olduğu iddia edilen bazı alanların hâlâ sağlık hizmetiyle ilişkisinin tamamen kopmadığı görülüyor. Parsel bazlı yapılan bu planlamalar, kamuoyuna anlatıldığı kadar masum mu, yoksa kademeli bir dönüşümün ilk adımı mı? Asıl soru bu.
“Atıl alan” söylemi burada kritik. Çünkü bir alanı önce “işlevsiz” ilan edersiniz, ardından kamu vicdanını buna alıştırırsınız, en sonunda da satış ya da farklı kullanım kararını rahatlıkla uygularsınız. Bu yöntem yeni değil. Türkiye’nin farklı şehirlerinde benzer süreçler daha önce de yaşandı.
Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü’nün açıklaması, aktif hastanelerin satılmayacağını söylüyor. Ancak dikkat çekici bir boşluk var: Hastane alanları. Yani bir sağlık tesisinin bulunduğu arsanın geleceğine dair net bir güvence verilmiş değil. Bu da şu ihtimali güçlendiriyor: Bugün “kısmi kullanım”, yarın “fonksiyon değişikliği”, ardından da “tam dönüşüm”.
Bu nedenle ortada bir geri adım değil, daha kontrollü bir ilerleme stratejisi olabilir.
Öte yandan bu tartışmanın büyümemesi de başlı başına bir gösterge.
Ekonomik kriz, toplumun reflekslerini ciddi biçimde törpülemiş durumda. İnsanlar artık geçim derdinden başını kaldıramıyor. Kirayı, faturayı, mutfağı düşünen bir vatandaş için “yarın hastane ne olacak?” sorusu ikinci plana düşüyor. Bu da kamusal alanların dönüşümünü kolaylaştıran en önemli zemin haline geliyor.
Sessizlik, çoğu zaman onay değildir. Ama bugün Türkiye’de sessizlik, zorunlu bir kabullenişe dönüşmüş durumda.
Çünkü mesele sadece hastaneler değil. Mesele, bir şehrin hafızası, kamusal hakkı ve geleceği.
Siyaset cephesine baktığımızda tablo daha da çarpıcı.
Mustafa Bozbey üzerinden yaşanan süreç ve tutuklama gelişmesi, Bursa’daki siyasi dengeleri zaten sarsmıştı. Ancak ana muhalefetin bu süreçte güçlü, sahaya inen ve gündem belirleyen bir duruş ortaya koyamaması, kamuoyunda ciddi bir boşluk oluşturdu.
CHP’nin yerel ve genel ölçekteki tepkileri, toplumun beklentisini karşılamaktan uzak kaldı. Eleştiriler var, açıklamalar var ama sahada hissedilen bir güç yok. Bu da iktidarın attığı adımların daha az dirençle karşılaşmasına neden oluyor.
Tam da bu noktada dikkat çeken başka bir gelişme var.
Anahtar Parti.
Henüz yeni bir yapı olmasına rağmen, özellikle saha çalışmaları ve doğrudan vatandaşla temas kurma stratejisiyle farklı bir profil çiziyor. Fikret Aslan, alışılmışın dışında bir siyaset üretiyor. Genel Başkan Yavuz Ağıralioğlu'nun şehir yapılanması için nokta atışı olduğunu milletin gözleri sokuyor...
“Umut muhalefeti” olarak konumlanan bu yaklaşım, yüksek sesli çıkışlardan çok, yerinde ve temas odaklı bir siyaset dili benimsiyor.
İlginç olan ise şu: Bu destek çok görünür değil.
Vatandaş açık açık taraf olmaktan çekiniyor. Ama sessiz, dikkat çekmeden, adeta “risk almadan” bir yönelim oluşuyor. Bu da aslında toplumun içinde bulunduğu psikolojiyi çok net anlatıyor. İnsanlar değişim istiyor ama bunun bedelini ödemekten çekiniyor.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ercan Çalışır
Sessiz şehir, satış hastalığı... Bursalılar neye alıştırılıyor?
Bursa’da son günlerde peş peşe gelen iki gelişme, sadece sağlık politikaları açısından değil, siyasetin ve toplumun genel ruh hali açısından da ciddi bir kırılmayı işaret ediyor. Bir yanda “hastaneler satılıyor” tartışması, diğer yanda resmi ağızlardan gelen “satış yok, sadece atıl alanlar değerlendirilecek” açıklaması… İlk bakışta bir geri adım gibi görünen bu söylem değişikliği, aslında daha derin bir planın işareti olabilir.
Çünkü mesele basit değil.
Bursa için yayımlanan listelere bakıldığında, “atıl” olduğu iddia edilen bazı alanların hâlâ sağlık hizmetiyle ilişkisinin tamamen kopmadığı görülüyor. Parsel bazlı yapılan bu planlamalar, kamuoyuna anlatıldığı kadar masum mu, yoksa kademeli bir dönüşümün ilk adımı mı? Asıl soru bu.
“Atıl alan” söylemi burada kritik. Çünkü bir alanı önce “işlevsiz” ilan edersiniz, ardından kamu vicdanını buna alıştırırsınız, en sonunda da satış ya da farklı kullanım kararını rahatlıkla uygularsınız. Bu yöntem yeni değil. Türkiye’nin farklı şehirlerinde benzer süreçler daha önce de yaşandı.
Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü’nün açıklaması, aktif hastanelerin satılmayacağını söylüyor. Ancak dikkat çekici bir boşluk var: Hastane alanları. Yani bir sağlık tesisinin bulunduğu arsanın geleceğine dair net bir güvence verilmiş değil. Bu da şu ihtimali güçlendiriyor: Bugün “kısmi kullanım”, yarın “fonksiyon değişikliği”, ardından da “tam dönüşüm”.
Bu nedenle ortada bir geri adım değil, daha kontrollü bir ilerleme stratejisi olabilir.
Öte yandan bu tartışmanın büyümemesi de başlı başına bir gösterge.
Ekonomik kriz, toplumun reflekslerini ciddi biçimde törpülemiş durumda. İnsanlar artık geçim derdinden başını kaldıramıyor. Kirayı, faturayı, mutfağı düşünen bir vatandaş için “yarın hastane ne olacak?” sorusu ikinci plana düşüyor. Bu da kamusal alanların dönüşümünü kolaylaştıran en önemli zemin haline geliyor.
Sessizlik, çoğu zaman onay değildir. Ama bugün Türkiye’de sessizlik, zorunlu bir kabullenişe dönüşmüş durumda.
Çünkü mesele sadece hastaneler değil. Mesele, bir şehrin hafızası, kamusal hakkı ve geleceği.
Siyaset cephesine baktığımızda tablo daha da çarpıcı.
Mustafa Bozbey üzerinden yaşanan süreç ve tutuklama gelişmesi, Bursa’daki siyasi dengeleri zaten sarsmıştı. Ancak ana muhalefetin bu süreçte güçlü, sahaya inen ve gündem belirleyen bir duruş ortaya koyamaması, kamuoyunda ciddi bir boşluk oluşturdu.
CHP’nin yerel ve genel ölçekteki tepkileri, toplumun beklentisini karşılamaktan uzak kaldı. Eleştiriler var, açıklamalar var ama sahada hissedilen bir güç yok. Bu da iktidarın attığı adımların daha az dirençle karşılaşmasına neden oluyor.
Tam da bu noktada dikkat çeken başka bir gelişme var.
Anahtar Parti.
Henüz yeni bir yapı olmasına rağmen, özellikle saha çalışmaları ve doğrudan vatandaşla temas kurma stratejisiyle farklı bir profil çiziyor. Fikret Aslan, alışılmışın dışında bir siyaset üretiyor. Genel Başkan Yavuz Ağıralioğlu'nun şehir yapılanması için nokta atışı olduğunu milletin gözleri sokuyor...
“Umut muhalefeti” olarak konumlanan bu yaklaşım, yüksek sesli çıkışlardan çok, yerinde ve temas odaklı bir siyaset dili benimsiyor.
İlginç olan ise şu: Bu destek çok görünür değil.
Vatandaş açık açık taraf olmaktan çekiniyor. Ama sessiz, dikkat çekmeden, adeta “risk almadan” bir yönelim oluşuyor. Bu da aslında toplumun içinde bulunduğu psikolojiyi çok net anlatıyor. İnsanlar değişim istiyor ama bunun bedelini ödemekten çekiniyor.